Veda

 Bu hep böyle böyle gider mi?



Sıcacık, değişken, yapboz gibi bir mevsimden, tüyleri fark ettiren, ıslaklıklara teslim bir mevsime geçiş yapıyoruz. Bazılarınız çoktan geçti ama ben, Akdeniz’in farklı uçlarında ve çoğunlukla tam göbeğinde hala yaza teslim yaşıyorum. Hayatım boyunca da böyle yaşayacağım; zeytinlerin, limonların, fesleğenlerin içinde, ortasında, kenarında ve olağan hiçbir zamanda dışında. Hem doğduğum toprağa olan aidiyetten, hem dünyanın hudutsuz güzelliğinde ‘en ben’ hissettiğim, ‘en ben’ olduğum yerlerin tam da buralara denk düşmesinden. Lefkoşa, Maderia, Sicilya, Mallorca, Cefalu, Oia ve birkaç eşlikçi daha; ismim kulağıma üflenirken, bu şehirlerin kendine has meyve kokuları, olanın düştüğü sabırlı sebzelerinin lezzeti, aceleciliği, yavaşlığı, ten kızartan güneşi, merakı coşturan gizliliği, her zaman bir yerlerden duyulan cezbedici sesi, her palete kısmet olmayan benzersiz tonu, sokaklara taşan ‘şerefe’ çınlamaları, nazik gürültüsü, saman alevi kızgınlığı ve elbette tarihi pür neşesi de o nefesle üflenmiş içime. Ondandır, isimleri ister Latince ister cebirce olsun, bir kulaç mesafesinde iyiyim hepsiyle. Havanın ruhtaki etkisi aşikar. Bende her şeyiyle tezahür etmekte; davranışlarım, yediklerim, düşündüklerim, yansıttıklarım, sözcüklerim. Hala yazda, hala sıcak, hala keyif veriyorlar. Bir tarafım da, renk değiştiren mevsimle evriliyor. Öyle ki, son birkaç senemi tepeden tırnağa adadığım, kalben ve cepten fedalarla epey uğraştığım, yeni bir basamak atıp, bolca düşüp bolca da kalktığım ve göz bebeğim gördüğüm en büyük hayallerimden biriyle, dün fiilen, vedalaştım. Devam edebilir miydim? Elbette. Çok daha iyi gider, fedalarımın karşılığını astronomik sayılarla alır, bu birkaç senede görünürlüğü artıp beyazlaşan üç-beş tellik saç kavmime yeni üyeler kazandırabilirdim. Belki, yıllardır kazıp da ucu madene değdi değecek olan kazmamın sesini duymama da ramak kalmıştı. O kazma, çok farklı seslerle zaten önceden de karşılaşmıştı. Öyle ya da böyle, ‘yapıyorum’ dediğim ve ete kemiğe bürünen hayalimle vedalaştım. Değdi mi, bilmiyorum. Bu şehirler, bana bu dünya halinin bir göz kırpışı hızda tükendiğini, mutlulukla, dostlarla, güzel yemeklerle, küçük büyük ama en çok da küçük keyiflerle yaşandığını, yaptığımız keşif sayısının bizi o oranda insan yaptığını, hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, önemli olanın ağız dolusu gülüşler olduğunu tokat ata ata gösterdi. Yaşadığım müddetçe gösterecek, nefes aldığım anlara, denizlerinde çarpan dalgalara paralel tüm tokatları gibi. Kelebek hayatı gibi kısa diyemem ömrümüze, kelebeklerden korkuyorum. Köpeğimle geçirdiğim son 13 yılımı düşündükçe, yaşlanmış son haliyle uyuduğu her an, kalkıp nefes alıyor mu diye göz ucuyla baktığım endişe, kırgınlık, çaresizlik ve minnet dolu yoldaşlık ve ‘iyi ki’ sevinciyle eş tutup, tahayyül edebilirim ama. Sevdiğim, çok sevdiğim bir şey üzerinden, hayatımı ele alabilir, gönlümce tayin ederim gideceğim yönü. 


Fotoğraf, benim en özel fotoğraflarımdan. Paskö’m, sağduyulu, zıplayamayacak kadar göbekli, bulunduğu kabın şeklini -hala- alabileceğine inanan 38 kilo ederinde, ‘tüyleri kadar ömrümüz olsa birlikte’ dediğim, oyun arkadaşım. Akdeniz’in sıcak sularında yüzen patilerinde, buz kesen Ankara ayazında kalıplaşmış karlı burnunda, Toros’ların önce pirzola kokan rüzgarını sonra keş dolu çomaçlarını yiyen çürük dişlerinde, İspanya’nın rayihası mis zeytinlerine aç merak dolu bakışlarında ve atladığı çamurlardaki boş vermişlikte yaşamın acı ve tatlı basitliği gizli. 


İnsanoğlunun çırpınan ‘daha çok’ arzusuna, ‘takdir görme’ ihtiyacına kendimce ket vurduğum küçük vedamda, bu 4 ayaklı basitlik ve Akdenizli şehirlerimin değerleri etkili.


Ben istedikçe böyle ve ben,


hür kadın, seveceğim denizi her zaman.





Asporça.

Yorumlar

Popüler Yayınlar