sostén mi corazón
Nankörsün ademoğlu çünkü hep başladığın yerdesin.
-Neden dünyadayım? Amacım ne? Hayatın anlamı ne?-
Peki ya, ben neredeyim? Olmam gereken bir yerim var mı ve ona ne kadar yakınım?
Neden bir başka yerde değilim de buradayım?
Tam şu anda, yaşamam gereken şey bu şey, geçirmem gereken zaman bu zaman mı?
Sahi, hayalini kurduğum gerçekliğin peşinde, ben kimim?
Ben, neyim?
Ve, ben, ne değilim?
Özel bir kahve aldım yurdumun dışından. Çiçek aromaları ve hafif de bir karamel lezzeti alıyorum yudum yudum. Bir yandan da tatlıma düşmüş, kaşık kaşık içine dalmışım gibi sanki. Tatlı dediğime bakmayın, kreması, çikolatası, meyveleri tepeleme olanlardan bahsetmiyorum yalnızca. Ne kadar konuşsa da özüne sözüne doyamadığım kişilerin endemik sohbetleri de bir bakıma tatlı bana. Okumak ya da. Sıyırıp kendimi her şeyden, bir gölge gibi, duvarlardan pencerelere yansıyan, çatılardan gökyüzüne koşan, yüzen, gezen, uçan bir silüet gibi kopmak her şeyden. Notalarla kaybolmak da keza budur bende. Kendimi daha iyi mükâfatlandıramam. Üstelik ben tatlıyı yalnızca sonlarda yemem, günün tatlısı mutlaka ki birden büyüktür. Beni bütünleyen yapbozumun eksik parçasıdır ve ben o parçayı her zaman cebimde taşırım. Cherry on top veyahut crème de la crème, adına ne dersek diyelim, tadı damağımda kalıcı olacak her tatlıya açıktır kapım. Bu aralar ne çok kahve içtiğimi düşününce, bunun bir keyifle ilerlemesi ve tekdüzelikten sıyrılması gerektiği aşikar yani. Eşlik eden notalarsa, geniş beğeni yelpazemin aksi istikamette; çok yalın bir türde ilerliyor. Dingin kalmam ve bulanıklaşmış aklıma akıtılan bir damla sabunun etkisiyle berraklaşmam için, bir tanesini öyle çok dinliyorum ki evire çevire, baştan sona, sonsuz kere.
-
Zihin tilkilerim oyun oynamak istiyor bugün. Sabahtan akşama, sayısız kere ortaya çıktılar ve diyorlar ki ‘biz çoğaldık, duyuyor musun sesimizi?’ Her biri için özveriyle, yoğun bir mesai harcayacağım fakat bu geceme eşlik eden tilkiyi diğerlerinden ayıran bir özellik var. Mücadelesini en sevdiğim ikiliye oynuyor. Demirden ağır mantığımı ve çifte kavrulan duygularımı karşı karşıya getirip sordu bana ‘şimdi söyle, hangimiz tercih edilesi?’
Kim bilir kaç yirmi bininci fersah derinlikte yatan aklımın sesi yüksek çıkmaya müsaittir. Söz geçirmeye çalıştığı yumruğum büyüklüğünde, göğüs kafesime su gibi akan ve kordan sıcak denklikte atan sîne’m, -eğer- yoksa ortalıkta.
Bu ikiliyi yüzleştiren tilki hep aynı olmuyor elbette. Birinin bıraktığını bir başkası tamamlıyor. Her yaşta, her mevsimde, her sabahta ve her uyuyuşta izlediğim seyir zevki yüksek ve bütçesi hiç de düşük olmayan bu sahnenin bir kazananı da olmuyor. Bütçesinin yüksek meblağlara tekabül etmesi, zamandan eskiltmesindendir ve zaman en kıymetli nakittir. Bile bile, göz göre göre, tartışmalarını izliyor, küsmelerine üzülüyor, acımasız sözlerine kulak kabartıyor, barışma adımlarını takdir ediyorum. Birbirleriyle bıkmadan ve usanmadan oynadıkları Rus ruletine ön sıradan bilet alıyor ve son perdede sergiledikleri ‘yan yana’ yol yürüme sahnesinde onları kabaran göğsümün içinden taşan bir gururla selamlıyorum.
Ruletin yaşayanını ve gaddarca öldürülenini kıdemli bir seyirci olarak, elbette ben seçiyorum. ‘Bugün biriniz’, diyorum, ‘yarınsa diğeriniz.’
Vuruluş ve hayatta kalış hikayesi bambaşka temellere dayansa da, tekrar eden ve her zaman edecek olan bu kapalı gişe sahnelerinden etkilenen ve yakasına rozet yapan, dünyamın en güçlü karakterleri oluyor.
Aklım,
Kalbim,
Ve benliğim.
-
Hepimizin zihninde sabah uyandığımız andan, gece başımızı yastığa koyana dek az ya da çok, başta sorduğum varoluşsal sorular dönüyordur. Sanıyoruz ki bilmediğimiz bir anlam uğruna yaşıyoruz. Hiç tatmadığımız duygular peşinde dört nala koşuyoruz. Gayemiz belli, içine doğduğumuz dünyada bizi bekleyen bir şeyler var ya da biz o şeyi yaratmak için doğmuşuz.
Hayatın semavi, uğruna koşar adım yürünecek, bizi her yönden çevreleyecek, gizemli, yakalanacak, tutulacak bir amacı var. Bir gün onu bulacağız. 'İşte oldu' diyeceğiz. Buldum yahu, buldum işte!
Biz bir amaç uğruna anılar büyütüp anılar eskitirken, kutsal bedenimizin çalışmaktan bir an bile imtina etmeyen, gece gündüz konuşmaktan hiç çekinmeyen karıncası beynimiz, amaçsız, tatminsiz çalışmıyor ve ona bir amaç vermezsek öleceğini zannediyor. Biliyor musunuz, aslında korkuyor. Çok korkuyor.
Bunun farkında olmak, onun kölesi olmaktan azad olmak için başat koşul sanki. Bu kabule vakıf olunca beynin o vızır vızır çalıştırdığı çarklar tümüyle değişmeyecek elbette ama bir tarafı uyanık tutmaya, size ait olmayan niteliklere, üstünüze yapışan kof yakıştırmalara, boş hırslara, çölde çektiğiniz küreklere, sürekli koşturmacalara, cevap bulma arzusundan sıyrılmanıza ve daha az ıstırap çekmenize yardım edecek. Böylece iyi hissetmek için koşullar koymayacağız kendimize…
O istesin, ben her şeyi yaparım, demeyeceğiz. O yoksa ben de yokum, demeyeceğiz. Onsuz, bunsuz eksiğim, demeyeceğiz. Mutlu olmamın tek sebebi budur, demeyeceğiz. Arabam yok, evim yok, ben ne işe yararım, demeyeceğiz. Ne anlarım yemekten, nasıl evlenirim ben, demeyeceğiz. Kendimizi tanıma yolunda, aradığımız ve omzumuzdan hiç gitmeyecek el olma yolunda, şartları benliğimizden ötede aramayacağız. Bir insan, pek çok insan, bir iş, pek çok iş, bir madeni para, çokça kâğıt para, bir çanta, çokça kıyafet, bir beklenti, çokça beklenti olmayacak aradığımız, kendimiz olmak için. Evet, biliyorum. Diyorsun ki, bunlar olmadan nasıl bir hayat yaşanır ki şimdinin dünyasında? Peki, ben de sorayım sana. Hiç denedin mi? Kendini dinledin mi? Neyi istediğini bildin mi? Neyi istemediğini söyledin mi? Emin misin sen olarak yaşadığından yoksa bağlı mısın senden öte gelen her sese?
Kendin ol.
Olabilmek, bir insanın en büyük miladı belki. Onayı yok, öğreteni yok, sağlaması yok, bir yolu da yok. Ama olabilmek adına o küçük adımı atma cesareti gösterdiğinde dahi, daha dengeli, ısrarsız, hükümsüz, içe soran bir yaşam yoluna gireceksin. Şunu anlıyorum ki bu hayatın sadece ve tümüyle açık bir kalple yaşamaktan başka bir amacı yok. Daha ulvi ya da daha kıymetli bir amacı daha yok demiyorum. Asıl amacın bu olmasından bahsediyorum. Hiçbir zaman da olmadı. Almak, doymamak, kazanmak, durmadan koşmak, doldurmak, eklemek, sadece istemek, haz uğruna yaşamak, yığmak, üstelemek, hep başarmak, hep tüketmek ve bir gölge gibi tükenmek gibi illüzyonların, bir hediye olan hayatta hiçbir yeri yok. Beyin öyle diyor biliyorum, istiyor, daha fazlasını alman için sana sesleniyor ama arada sırada kalbe sorarsan sezeceksin ki, yaşamak fenomeni tüm koşul ve amaçlardan özgürdür.
*
Ne makine şu insan be; içine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun; iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor.
Paylaşmadan bilemeyeceğin, sormadan duyamayacağın, dokunmadan hissedemeyeceğin, düşünmeden edemediğin şeyler var.
Şimdilik bir kenara bırak. Bıraktığın kenarda kalbin olsun.
Derdi dermana; soruları cevap verebilene, duygularını önce kalbine sonra hak edene sor.
Yolu seninle yürümek için bekleyene sor. Her zaman seninle atan bir ritmin olacak, bazen derin bazen gök gürültülü. Bazen tenhada, bazen coşkun olacak. Hızlı olacak, yavaş olacak, üzgün olacak ve heyecan duyacak. Sen sonsuzlukla göz kırptıkça, nefes aldıkça, toprağa basan ayaklarına eş, uykuna sızan en güzel düşüncelerine düş olacak.
Aklı bırak kalbe sor. Dinle onu.
Belli ki hissediyorsun.
Kalp çünkü biliyor.
Kalp, hep, biliyor.
-
Şimdi bir kez daha, aklındaki o büyük ünlem veyahut soru işaretiyle, belki virgülden evrilen bitirici noktalarınla en başa, ilk cümleye dön.
Ve şimdi kulağında çalsın; Sostén mi corazón.
Elinde hangi noktalaman varsa, hepsini üç noktaya çevirecek ve hep sürdürmeni sağlayacak itici notalar burada bir yerde yatıyor.
Dinle.
Benim ritmim burada atıyor.
Kalbim çünkü, yalnız bunu istiyor.
*Kazancakis, Zorba’dan.


Yorumlar
Yorum Gönder