Suyun biz hali



                                                                      

Siyah 

Güneye doğru iniyoruz ve hava, güneşin çoktan kaybolmasının kabulüyle kontrastını düşürmeye başladı. Öyle ki birkaç dakika önce kan kırmızıya çalan gök, yeryüzünün asık yüzlü koyu renklerine boyandı bile. Dalıp gidiyorum saç teli kadar incelen ufuk çizgisine, başım yolun kalitesiyle paralel kimi an sakince dayanmış, kimi an tıkır tıkır vuruyor cama kendi seyrinde. Aklımdan neler geçiyor bilmiyorum. Bir elimin altında uzun, ipek gibi ve sapsarı tüyleriyle can yoldaşım var. Parmaklarımı onun o güzel, sıcacık tüyleri arasında gezdiriyorum. Bazen, büyümekte olan küçük kafasını kaldırıp teşekkür ediyor, bazen yapma diyor yeterince sıcak.

Gözlerindeki kelimelerden çok şey okuyorum, yerimi biliyorum ve varlığı için teşekkür ediyorum. Ben onun sırtını okşarken, kulaklarındaki incecik, altından bile daha parlak tül gibi tüyleri iki parmağımla kıstırıp yüzüne rüzgar yaparken, gözleri kısıldı ve çoktan uyuyakaldı bile.

Arabada yankılanan, en sevdiğim uzun yol şarkılarından akşama yakışanlardan bir tanesi. Fısıltı gibi bir dinginlikte, kulaklarımızdan ince ince süzülüyor. “House of the Rising Sun-The Animals”


Belki birkaç dakika belki saatler sonra, gözlerim yorgunlukla açıldı. Dışarısı zifiri karanlık ve pusulamız bir yönü göstermiyor sanki. Annem, “hadi, dedi hava alalım biraz”. Ayaklarımızın uyuşmasını üzerimizden atana dek yerimizde durmaya çalıştık önce. Uykuya dalanlar arasında bir de buz gibi bir orman var. Yürüdük, ardından ters yönde ikinci bir deneme daha. Gözlerimden uyku akıyor, sersemliğimi bile hissetmiyorum -ki belli ki sersemliğim de en az ayaklarım kadar uyuşuk. Birden şöyle bir ses duydum; “dur, ne yapıyorsun!”

Yürüyorum dedim. Bahçeye.

Yürüme, atma adım.

Önüme ikinci kez yeniden baktım.

Bahçemmiş deniz.

Deniz, çok sessiz bir bahçe imiş.

Korkum, tanıdık olduğumuz tedirginlikle bütünleşerek gelmedi bana yalnızca. İçinde, daha önce hissetmediğim duygular var bu sefer. Komik, ürkütücü, tuhaf, kapsayıcı. Tanımlayacak bir sözcüğüm bile yok ve üzerine düşünmemek elde değil.

Bir adım daha atsaydım kendimi içinde bulacağım uçsuz deniz, öyle sessiz ve öyle dingin ki küsmüş doğaya, çekip gitmiş gibi. Simsiyah, bir ışık huzmesini bile yansıtmayan isteksizliği, küçücük damlalarının usul usul kıyıya dökülen küçük desibelli sesi ya da bütünlüğünün uğultulu hali bile yok ortalıkta. Sanki yalnızca bir karanlıktan ibaret ve elleriyle, hiç konuşmadan çekiyor kendine.

Lacivertten çıkan bir siyahla oldukça şeffaf; taşıyla, ışıksızlığıyla ve serinliğiyle, kimliksiz, yargısız.

Makul miktarda acının kişinin acı eşiğini yükseltmesi ve kendi yoluna taş koyması anlamındaki mızmızlanmalarının kesilmesi, insanın kendi yolunda gözükara yürümesi gibi tıpkı.


Bir adım daha atsam, bahçedeydim.

Bir on yıl kadar önce.


—————


Beyaz


Birkaç gün önce, bir senedir kullanmadığım bir sosyal medya hesabımda paylaştığım, çok keyif aldığım bir anın görüntüsüne takıldı gözüm.

Güneydeyim.

-kendi pusulama göre-

Yazların en güzellerinden biri; bir türlü bronzlaşamayan, bu konuda artık randıman beklemediğim tenim, yüzümden hemen sonra kızarmaya ve bu konuda abartmayı çok sevmiş. Ayağımı bastığım her yolun sonu kumlara çıkıyor. Burnumda iyotun sakinleştirici kokusu ve güneş doğarken ve güneş batarken serinleyen tertemiz havanın sarıp sarmalayan elleri. Teknede balık tutuyoruz.

Önce biddabadadez, ızgara ayrelli, turunçlu leymonada ve sulu sulu çileklerin yanında buz gibi bir karpuz. 

Kızarmış patates, biber ve patlıcanlar, üzerinde yoğurt ve son dokunuş domates sos.

İçimiz yanıyor, güneş saat 12 yönünde hizada.

Kimi birasını yudumluyor kimiyse rakısını gündüz seviyor.

Turkuaz, Türk’ün mavisi, ve ışıl ışıl Akdeniz ayaklarımı ürpertiyor önce, gözlerim tam karşıma dikilmiş kendi istikametini seyrediyor. Yemyeşil, bir araya gelince dans eden ağaçlar ve dallarında meyveler var. Kimi kuru kalabalık peşinde.

Doğa açıkça mutlu.


Şöyle yazmışım o anın üstüne;


“Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;

Deniz aynandır senin, kendini seyredersin.”


Sönmeyen bir mum gibi sevincim,

Ketenin binbir çeşidi,

Çizgili tişörtlerim, puantiyeli incecik elbiselerim,

Doğumgünüm yaklaşıyor,

Mermer zeminlere basan yalın ayak hafifliği,

Sahilde uçan kuşların balık toplama mücadelesi,

Közünden alev alan Türk kahvesi,

Yere damlayan, yerine sığmayan dondurma tanesi,

Ferah hissetmek,

Sıcacık tenin artık karşı koymadığı soğuk su damlacıkları,

Sessizlikle ödüllendirilmiş koylar,

En sevdiklerimin baş gösterdiği sofralar; şakayıklar,

Lacivert, krem ve bejin salındığı şortlar,

Şımarmanın en kabul edilebilir olduğu aylar,

Beyazın en temiz hissettirdiği akşamlar,

İltifat almak,

Zeytinyağlılar,

İtalyan’ı Fransız’ı Türk’ü hepsinden sepetlerce ekmekler,

İçi dışına akan bal gibi incirler,

Çam kokuları,

Cırcır böceklerinin dinmeyen curcunası,

Tuzlu parmaklarla çevrilmiş kitapların bükülmüş uçları,

Arıların rahatsız etmeyen koşturması,

Taptaze avokadolar,

Gün ortasında bastıran uyku,

Burnumun üstündeki ilk soyulma göstergesi,

Deniz börülcesi,

Buzlu badem,

Akşam yürüyüşleri,

Birden çok hissetmek,

Teknelerden

Taze pişmiş balıklar,

İlk kez tadılacak otlar,

Islak saçlar,

Biber dolması,

Bagajda kuru mama,

Bez çantada çok yeşillik,

Yazın kendisi kokan boyunlar,

Dans etmek için yaratılan binlerce bahane,

Sonu gelmeyen kahkahalar,

Tabaklarda şıngırtılar,

Gözlerin kenarında beliren güneş kırışıklığı,

Ket vurulmayan duygular,

Gün doğumları,

Gün batımları,

Yıldızlar, güneş ve ay,

Özgürlük,

Sessizlik,

Gürültü,

Bazen tek düze bazen yalpalayarak,

Gülmek,

İyi hissetmek,

Nefes almak,

Nefes vermek.


Her şey ve herkesten biraz.

Her şeyden ve herkesten çokça.


Tüm sorumluluk da yazda değil.

Suda.

Benim denizimde.





Deniz, benim ilk kuralım.

Siyahım, beyazım.

Şırıl şırıl akan, püfür püfür buharlaşan, hışır hışır dalgalanan denizim.

Biz olan, koşan, dinlenen, coşan, durulan, seven, küsen,

Sesimi hakikate ileten denizim.


Ezelden ebede, suda bir insan değilim.

Suyla birim, suda kendimim.


Şimdi sen bak bir kendine, elbet seni de sudan sebeplerle seçtim.






*Hür adam, Baudelaire





Asporçak.








Yorumlar

Popüler Yayınlar