Pasta
Iz nedir ve bir başkasından kalan mı yoksa kendi yolumuza bıraktığımız mı daha etkilidir?
Yahut şunlar da sorulabilir;
Bir kere daha yapsa kolundaki son eklem de uğrunda mevta olacak su böreği için “sen seviyorsun diye yaptım” diyen anneannenin sana verdiği kıymet midir iz?
Bakışmaktan öteye gidemediğin ve ilişki terfisi bile alamamış kaçamak sevgin uğruna dünyaları karşına aldıracak kof cesaretin midir?
Mezun olduğun an kendine yüklediğin asılsız ‘ben oldum’ özgüveni midir?
1 metreden kısa, bir küçük insanın sana kimsenin söylemeye cesaret edemediği bir cümleyi söylemesiyle allak bullak olduğun o çıkarsız, basit an mıdır?
Ahirete kadar taşımaya niyetlendiğin dostluğunun denk başrolü en yakın arkadaşının seninle rekabet ettiğini görmek midir iz bırakan?
Asker uğurlamasına 3 saat geç gittiğin için hayatının bir bölümünde seni kırgınlıkla hatırlayacak kuzeninin haklı serzenişi midir?
İlkokulda bizi bir çelmesiyle yere düşürüp, insana dair güvenimizi alaşağı eden ilk darbe midir yan sınıf öğrencisinin çocukluğu?
Dedenin kulunçları açma bahanesiyle tüm torunlarına sarılıp küt küt küt indirdiği heybetli sarılma dokunuşları mıdır?
Toplantının ortasında patronundan işittiğin bir sözün ardından seni tüm emeğini bırakmaya iten, son damlasına gelmiş ve az sonra patlayacak öfke yığınları mıdır?
Hazırlıklarının aksine bir köpük gibi öylece geçip giden düğün gününe atfettiğin ‘hayatımın en mutlu günü’ ifadesinin anlamını yitirmesi midir?
Köpeğinin yaşlandığını fark ettiğinde, anlamların en güzeliyle sana doğrulan gözlerine bakmanın artık hüzün verdiğini fark ettiğin an mıdır?
Aşık olduğun kişinin elini ilk kez, sımsıkı ve kıyamadan tuttuğunda, saç tellerinden kirpik diplerine her bir milimin titrediği o an, gözlerinin çok sevgiden de yaşarabildiğine şaşırman mıdır?
Zengin olmanın yaşamak demek olmadığına şahit olduğun o hüzünlü ve gerçek hikayelerle çevrili hayatlardan daha biricik ve kıymetli bir değerin olduğunu gördüğün zaman mıdır?
Bizim gibi olsun ve bizden farklı olsun diye doğurduğun çocuklar mıdır uğruna soylar bahşettiğin?
Yalnız kalabilmenin, zorunluluksa bir zindan ve tercihse bir lütuf olması mıdır seni tek başına bırakan?
Yıllar sonra seninle aynı yöne bakabilen ve paylaştığınız her an için heyecan duyan biriyle karşılaşmanın getirdiği duygu potporisi olabilir mi gökyüzü gibi neşenin sebebi?
Tadı da tuzu da kömürden farksız olan ama yine de ‘senin’ bahçende doğmuş kelek karpuz değil mi sırf emek verdiğin için kıymete binen?
Yoksa ölüm müdür bizi buzdan soğuk yumruğuyla yerle yeksan eden?
İz nedir ve bir başkasından kalan mı yoksa kendi yolumuza bıraktığımız mı daha etkilidir?
-
Zannediyorum insan, kendi patikasında karşılaştığı sınırsız imkan ve düşüşün gölgesinde, soru sormaktan korkar hale geliyor. Öyle ki tek yapabildiği sonucun ne olduğuna ya da olacağına bakmak oluyor.
Alışmış, kanıksamışız.
Bir kurtaranımız olacak, gelecek, tutacak elimizden.
Yatıyorsak uykumuzdan,
Düştüysek taşın toprağın içinden alacak,
Ayaktaysak bir köşeye oturtarak,
Koşuyorsak dinlendirerek,
Açsak doyurarak,
Toksak hazmettirerek yapacak.
Varsak yok edecek,
Yoksak var edecek.
Mutsuzluğumuz bundan.
Bunu kimse yapmayacak.
Biliyoruz.
Mutsuzluğumuz, sahiden bundan.
Yıllarca aynı handikapın içinde ben de döndüm durdum.
Haksızlığa boyun eğmiyor, bulunduğum yerin savunucusu oluyor, sırf bu yüzden en göze batan olmaya razı geliyor ve günün sonunda yorgunluğun tadını sadece ben çıkarıyordum.
Hala aynı süreci yaşamakta ısrarcıyım çünkü yaratılış anımda bunun demirbaş özelliğim olarak üzerime serpildiği şüphesiz bir gerçek. Tek fark, tecrübelerim doğrultusunda konuyu artık farklı ele alışım. Girişim aynı olsa da gelişim çok daha yumuşak bir zeminde ilerliyor ve elbette sonuç da beklenenden farklı oluyor.
Bir kurtaranımız olmasından bahsediyordum.
Bu koca illüzyon yüzünden heba olan sorumsuz hayatlarımız ve bir başkasına zahmet, suç, görev yükleme kolaycılığımız birbirine kenetlenmiş zincirler gibi en nihayetinde.
Ertelemek, kaçmak, unutmaya çalışmak, başka yöne bakmak ve göz ardı etmek…
Çalışmaya başladığım ilk zamanlarda, bulunduğum şirketteki insanların her birinin duygusuz canavarlar ve tekniğe adanmış bilgisayar kılıklı kuklalar olduğunu düşünmüştüm. Hoş, oradaki birkaç kişiyi hala öyle anımsıyorum.
İnisiyatif alıp yürüttüğüm bir proje üzerinde çalışırken, mutfakta biten kahvenin eksikliği bile beni buluyordu ve haklı olarak ettiğim isyanlarım da birkaç cümle üstte yazdığım doğrultuda ilerliyor, haksızlık üzerinde yoğunlaşıyor, kendimi savunuyor, göze batıyordum. Günün, haftaların ve ayların sonunda elde ettiğim kazanımların hiçbirinin değeri kalmadı ve ben gerçek anlamda tükendim.
Meselenin kofluğunun aksine verdiğim yorucu hak mücadelem sonucunda tabii ki daha çok üstüme gelindi ve gördüm ki bu sadece ve tam da bir yıldırma politikasıydı.
Bunu, yaşarken anlayabilecek objektifliğe henüz ulaşamamıştım ve haliyle, sadece öfkeleniyordum.
“Bir kişi de çıksın ve lütfen bana destek olsun!”
-Evet Asporça, kesinlikle haklısın.
-Tabii ki doğru söylüyorsun.
-Seninle aynı fikirdeyim ama ne yapabilirim?
-Biliyorum ama ses çıkarırsam…
-Boşver, burası böyle bir yer.
-Bu seferlik böyle olsun.
Herkes kendi işini yapsın diye çıkardığım ses önce öfkeye daha sonra hırsa dönüştü. Bu hırs, çalışma düzenimde öyle büyük bir farklılığa sebep oldu ki gücümün tükendiği yerde de, zaten, ayrılma kararı aldım.
Ve o gün, muhteşem bir pasta hazırlayıp, kutlama yaptım.
![]() |
Hiçkimse beni kurtarmadı.
Kurtarsın diye beklediğim hiçkimse, dilindeki desteği gerçeğe çevirmedi.
Öte yandan, benim arkamdan gelen insanlar da oldu.
Yaptığımı yapmaya cesaret edebilenler ve
Yaptığımı yapmaya cesaret edemeyip ateşe atılanlar ve ateşe atlayanlar da.
Bu benim için önemli bir iz.
Kendin olabilmenin ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor bana. Bazen yumuşacık tutuyor elimi bazen balyoz indirir gibi.
Benim için önemli bir iz.
İyisini de kötüsünü de barındırır içinde. Kendi yolumda nelerle karşılacağımın bir simülasyonu gibi, görmem gereken sahnelerdi.
Önce, bir başkasını gördüm. Sonra, kendimi gördüm. Başını gördüm. Sonunu gördüm. Gücün nerede ve nasıl işe yaradığını ve galiba gücün aslında neler olabileceğini gördüm.
Ve sonra,
Kendi bildiğim yolda,
Konfor alanımın da dışına çıkarak, yürümeye karar verdim.
İyi ki bu sonlar var,
İyi ki sonlar var.
Her başlangıcım için bana yakıt olan tüm sonlara duyduğum minnet izdir bende.
-
Hatırlayamadığım bir sene, belki 21-22 yıl önce.
Akdeniz’in gördüğü en sıcak günlerden biri.
Verandanın çatısı üzüm salkımlarıyla çevrili. Mor üzümler, yeşil üzümler salkım söğüt sarkıyor yere kadar.
Öyle ki, oturduğumuz koltuktan yüzümüzü yukarı doğrulttuğumuzda, ağzımızla alabiliyoruz olmuş üzümleri.
Her biri ne şeker, ne tatlı, ne kendine has aromalarla dolu.
Belki aralarından yılan da çıkar korkusunu da barındırarak ince ince, ham ham ham götürüyoruz top top koca üzümleri.
Şarabın özünü henüz keşfetmemişim, bu hali bana her şeyden güzel.
Evde bir telaş, herkesten şakır şakır renkli sesler çıkıyor.
Anneannem var, kendine has şivesiyle bağırıyor herkese “ha yavrum, yiyin endeni”
Benim katlanmış göbeğe sahip olduğum, çevremdeki tanıdık tanımadık herkese dünyanın en yoğun neşesini cömertçe akıttığım günler.
Akşama doğru, güneş bize yatay durumda ve göz hizamızda.
Dedem geldi kucağında kocaman, bir daha öylesini göremeyeceğimiz büyüklükte, keman kutusunu andıran bir karpuzla.
“Dede! Bu karpuz mu?”
O zamanlar, dedemin Asporça’ya ilgisi yok, diğer ismimle sesleniyor, Melis diyor bana en sevdiğim her yana dağılan sıcaklığıyla.
“Gel bakayım şöyle.”
Tam o sıralar, masanın üzerinde tabaklar belirdi, birkaç bardak ve hamur işleri.
Neler olup bittiğini anlamıyorum ama baştaki telaş ivme kazandı açıkça.
Bir tane bıçağı vardı dedemin, hala anneanne ziyaretlerinde gözüm dalar, kalır bir süre onda. Uzunca bir bıçak ucu, keskin, mavi saplı. Dedem karpuz kesmek için hep o bıçağı kullanırdı.
Aldı eline bıçağı, “ee” dedi, “gelin hadi çocuklar.”
Çekirdek ailemiz ve anneannemle dedem, tam hatırlayamıyorum belki dayım ve kuzenlerim de orada, masanın etrafını sardık. Üzerimde askılı, sarı bir kıyafet, göbeğim kumaşı geriyor. Öyle geriyor ki, nefes alışlarımla büyüdükçe masadaki karpuzu tek hamlede içine alacak.
Herkes toplanınca bir araya, aldı eline bıçağı benim huzur dolu dedem.
Bir kesti karpuzu boydan boya, “çatırt” diye yüksek bir ses. Ama ne ses!
“Dedeeeee, şunun büyüklüğüne bak!”
“Senin için kestim, bak bakayım bir tadına.”
Bıçağın ucuna taktı bir dilimi, uzattı bana. Biliyorsunuz, birçok kişi için bıçağın ucuna takılmış bir meyve dilimi bir sevgi dilidir.
Ve ben kan kırmızı, çekirdeği az ve masa boyu uzanan, yaklaşık 1 metre kadarlık karpuzun tadına bakan ilk kişi olma coşkusunu yaşarken, herkesin elinde renkli mumlar göründü ve bir tanesi gelip dev karpuzun göbeğine dikildi.
“İyi ki doğduuuuuun!”
O gün, kutladığım, kendimi en iyi hissettiğim, dedemi en çok ve en net hatırladığım, en doğal, en sıcak doğumgünümdü.
29 Temmuz.
İyi ki doğdum dediğim özel anlardan; kadir kıymet bildiren, çocukluğa döndüren, kışımı yaza çeviren, aile bütünlüğünün nişanesi, sevilmenin yücelten sımsıcak hissiyle çevrili.
O 29 Temmuz, benim için öyle önemli bir iz.
-
Birinde kendimi kurtarıyor, diğerinde başkalarının emeğiyle büyütülüyorum.
İkisinde de sevdiğim, sevebileceğim bir ana, bir duyguya tutuluyorum.
Yolunu yürümek istediğim tek yer, içinde ‘ben olarak’ kalabildiğim yer.
İki iz de öğretilerin en değerlilerini sunmuş bana.
Kendin olmanın, bunun için çalışmanın, ait olmanın, sahip olmanın kıymeti.
-
İzler, gölge takipçilerimizdir.
Ummadığınız yerlerden gelir, baş ucunuza konar, sizi izler, sizinle uyur ve sizinle kalkar.
Yıllar geçer, bir yudum su içerken dank eder bir şey.
Orada, zihninizin gerisinde, gününü gecesini unuttuğunuz bir halin ezberini yapmış gibi satır satır hatırlarsınız detayları aniden.
Bu, fırından tavukları çekerken yaktığınız elinizin kabuğu düşmüş yarasıyla da hatırlanabilir, ilkokulda sizi çelmesiyle merdivenlere düşürüp burnunuzun dikişlik olmasına sebep kıza duyduğunuz öfke de olabilir.
Babanınız yüzme öğrenin diye sizi 5 yaşındayken kucaklayıp denize kolluksuz atması ve sonucunda hakikaten de iyi bir yüzücü olmanız da pekala hatırlanmaya değer bir izdir.
Daha birkaç hafta önce tanıştığınız insanla yaşadığınız tevafuklar zinciri sizi geçmişin ve geleceğin dehlizlerinde öyle bir sürükler ki, aklınızı kaybedecek gibi olursunuz.
Ki tevafuk kıymetli bir mevzudur nazarımda, birkaç cümleyle geçiştirmeye gelmez, gelemez de.
Öyle ki ben de şuna inanırım yürekten; hayattaki en nihai tevafuk kendi kalbinin benzerine rastlamaktır.
Rast gele.
-
An gelir, hatırlarsınız.
An gelir, bir daha hiç unutmazsınız.
-
Hayatımdan silmek istediğim bir tek anı yok.
“Her şeye rağmen” diye bakabildiğim için ayaktayım. Bu yüzden de hiçbir zaman “oldum” demeyeceğim.
Kalmasına izin verdiğim tüm izlerle, yaralarımla, onardıklarımla, yüzünde gülümseme bıraktığım, hikayesine ortak olduğum, kederinde başımı omzuna koyduğum, kahkahasına melodiler eklediğim, vedasına gözyaşı akıttığım, kırmaktan imtina ettiğim, bilmeden yaraladığım, özür dilediğim, korkusunda elini tuttuğum, beni yüreklendiren, cezalandıran, ağlatan, besleyen, düşüren, af dileyen, dünyanın en mutlusu yapan, değiştiren, şımartan, kahreden, sevgiyle boğan, yıkan, mest eden her şeye herkese rağmen, tüm izleri elzem ve benden sayıyorum.
-
Yıllar, bizim o suyu lıkır lıkır, kana kana içmemizi bekliyor.
O her damlada, göz ardı ettiklerimizi sil baştan sergiliyor.
Hatırlayalım ve yaşayabilelim diye.
-
Hoşgörü, benim gözümde, akılda da, gönülde de, ruhta da dolaşan ince bir özveri akıntısı ve ne kadar uzun süre akarsa o kadar derin izler bırakıyor.
-
Hiç ile hiç arasında geçen zamanın bir kıymeti yok.
Gelen geldi, geçen geçti.
Gelecek de aynı kadere tutkun.
Şimdi,
Korkmadan, doyasıya.




Yorumlar
Yorum Gönder