14
Yara almış delikanlılar var içinizde, vatan millet uğruna…
-
Vakti zamanında tartışmaların oturduğu zeminde 3 kavram yatıyordu.
Türkçülük, İslamcılık ve Osmanlıcılık.
Dünya döndü, mevsimler kaç çeyrek asrı devirdi, iktidarlar değişti ve Türkiye’de bu sosyolojik tartışmaların sonu hiç bitmedi.
Şu halde bile, bırakın seyir değiştiren sonuçlara ulaşmayı ya da anlamda uzlaşmayı, bir arpa boyu yol gidemediğimiz buz gibi bir gerçek.
Bahsettiğim kavramlar, toplumsal varlıkların simgeleri haline gelmeden, kıymetlerini de toplumsal gerçeklikten almadan hiçbir anlam teşkil etmiyor esasında. Yüzyıllarca yalnız kelimeler üzerine verilsin bu mücadele, değişen hiçbir şey elbette olmayacak.
Ancak gerçekliğe baktığımızda görürüz ki elimizde, bir Türk milleti, bir İslam ümmeti ve bir Osmanlı devleti var. Tüm bu hükümlerin gerçeklikle uyumlu olabilmesi için, haliyle, ümmet kelimesinin bir dine mensup fertler topluluğuna, devlet kelimesinin bir hükümetin idaresi altında bulunan bireyler toplamına hukuki açıdan, milletkelimesinin de bir dilde konuşan bireylerin toplamına tekabül edeceğini ifade eden terimler şeklinde kullanılması lazım gelebilir ve bu kelimelerin bu anlamlarda terim olarak kullanılabilmesini kabul edenler için, yukarıdaki hüküm doğru, yani gerçeklikle uyum içindedir.
O halde, bu hükmü kabul etmeyenler, bu anlamın gerçeklikle uyumlu olmadığından dolayı değil, bu üç kelimesin bu anlamlarda kabul edilmesini uygun bulmadıklarından yüz çevirirler.
İslamcılar için millet kelimesi, sizin ümmet tabirinize karşılık kabul ettiğiniz anlamı taşır. Hatta bu kelime Arapçada mezhep anlamındadır.
Diğer taraftan Osmanlıcılar, devlet kelimesiyle millet kelimesini eş anlamlı sayar. Bir devletin tebaasının toplamı bir millettir. Toplumsal gerçekliğe önem vermeyerek, yalnız bu kavramlar arası ilişkiye bakarsak bu kelimenin doğru olması beklenir.
Gerçi bir devletin tüm tebaasının aynı dilde konuşması yahut aynı dilde konuşanların gelecekte bir devlet teşkil etmesi insan doğasında daha istenir bir şeydir. Fakat, devletler gerçekte böyle midirler? Şüphesiz ki değildirler.
O halde, olanı görmemek ve olması lazım gelen şeyi var zannetmek nasıl yakışık alır?
Son olarak Türkçüler, bu iki grubun iddialarını eleştirdikten sonra şu sonucu çıkarırlar:
Ümmet başka şey, devlet başka şeydir.
Devlet başka şey, millet başka şeydir.
-Her birimiz kavramlarımızı gerçekliğe uydurabiliriz. Fakat gerçekliği kendi kavramlarımıza uyduramayız.-
Tekerrür eden tarihe de bir selam çakarak bir tümevarım yapma hakkımız gayet tabii var:
Ortak bir vicdana dayanmayan bir devlet, fertlerin yiyinti yeridir. Bir milletin yurdu olmayan ülke, fertlerin karın doyuracağı bir aşhane niteliğinden öteye gidemez. Devlet ve vatan, milli ideallere dayanırsa hayatları sonsuzken, bireylere dayandığında çökmekten kaçamaz.
Devletler, mutlaka ve mutlaka, milli ideallere dayanmalı ve her vatan mutlaka bir milletin vatanı olmalıdır.
-
Geçen sene Twitter’da, tanımadığım hemşehrim bir gencin KKTC’yi bir “şey” olarak tasvir ettiğini okudum. Bu hiçbir zaman değişmeyecek bir gerçek ki, KKTC benim en yumuşak karınlarımdan biridir ve bu konuda açık vermekten de hiçbir zaman çekinmem. Onunla ilgili gelecek her türlü tartışma konusunun başımın üstünde yeri vardır ve bu, aradığım, eksikliğini çok da hissettiğim bir husustur.
Herhangi birinin bir vatanı böyle bir tanımsızlıkla nitelemesine -nadiren- göz yumabilirim ve pası bilmemesine, anlamamasına, aidiyet hissetmemesine, yabancı gözle bakmasına atar, kendimi avuturum. Ancak bahsettiğim kişi, öz be öz KKTC vatandaşı; “şey” diye bahsettiği toprağa basıyor, orada okuyor, dilini öğreniyor, gelişiyor, yemeğini yiyor, aileden geliyor, aile oluyor, ailesine bakıyor, çalışıyor, para kazanıyor.
Tutamadım kendimi, hakkım da var sanıyorum.
Doğup büyümesiyle ve hatta ölmesiyle, yani kısaca varlığıyla, yine de ve her şeye rağmen, çatısı altında bulunduğu ülkeyi ülke yaptığının farkında olmayan ama kasıtla öfke büyüten insanların, ‘bu ülke neden tanınmıyor’ sitemiyle başlayan serzenişleri ve yaşadığı coğrafyayı kabul etmeyip, iyileştirmekten uzak, yerin dibine çekmek istemesi fazlasıyla absürt geldi. Tanınmama mevzusu apayrı bir başlık olacak ancak burada konumuz son derece basit. Sorunu uzaklarda aramaya gerek var mı?
Söylenmek, şikayet etmek insana mahsus bir hal ve çok kabul edilebilir. Ancak “sadece şikayet etmek” pek de işe yarar değil.
Tepkilerin odağına yapıcı çözümler sunmadan, kendince kabul ettiğin bir fikri ayakları yere sağlam basan temeller ışığında savunmadan, üçüncü bir yol açmadan, sadece söylenmek ve senin de içinde bulunduğun bir evi en sağlam kolonundan başlayarak yıkmaya çalışmak gözümde çok kof, korkakça bir tutum.
Tepkime karşılık aldığım cevapta, milliyetçi bir yaklaşım yaptığımdan dem vuruldu. Halbuki sorduğum ve cevabını dinlemek istediğim, en net ve öz haliyle ve tabiri caizse, ‘iyileştirmek varken, yediğin kaba pisletmek neden’ sorusuydu.
Son olarak “bu ülkede çalışıyorum ama bana katkısı yok” gibi anlaşılabilir ancak yine de “şey” demeye sebep olamayacak kadar iptidai bir sitem duydum. Vatanında, vatanı için/adına ve ‘rağmen’ çalışmak, milliyetçiliğe pekala girer. Yani öfkelenirken bile kalarak, gitme imkanın varken orada çalışmaya ve paylaşmaya devam etmek, havasını solumak ve nefesinle bile katkı sağlamak, ‘senin’ düzeyinde mikro bir milliyetçilik. Zaten toprak bağı, aidiyet de içten içe böyle bir şeydir. Vatandaşlık, bir kimlik kağıdından azade, seni orada yaşamaktan alıkoyan şeye rağmen bile durabilme gücünü de içinde taşır kimi zaman. Yaşadığınız coğrafyayı geliştirme dileğiniz, keşkelerle başladığınız cümleleriniz varsa ağzınızda ve aklınızda, siz ona ‘şey’ dediğiniz an kendisiyle çelişir ve anlamını yitirir.
Vatan, eksiği tamamlama, bozukları düzeltme, çürükleri atma mücadelenizle vatan halini alabilen, devinimi olan, büyüyen, bizimle gelişen bir şeydir ve ayak baktığınız, dağlarından akan suyunu içtiğiniz sürece size ait olmaya devam edecektir.
-
Mustafa Kemal Paşa der ki, “milliyet meselesi, bireysel ve ortak hürriyet meselesidir.”
Ortaklıktan kopan, katma değersiz, çıkarı yalnızca bireyselliğe dayanan her fikri tutumda milliyet meselesinden bir adım geride duracağız. Fakat gayemiz aksi istikamette olmalı.
Ayak izlerimizin çoğaldığı, yetişmek ve yetiştirmek, gelişmek ve geliştirmek üzerine, vicdanı da irfanı da hür bir nesil olarak, yenilerini de aramıza katarak.
-
“Demokrasi, istatistiğin şu tuhaf suistimali…” - Jorge Luis Borges
Bugün, 14 Mayıs’ta, ortak gayesi kopan ve millet bilincine ket vuran anlamlar yükleyen insanımız için demokrasinin de anlamı değişti zannediyorum.
Birimiz dedi ki:
“Bir seyirlik oyun saydık devleti,
bıraktık oyuncuların eline
Düdük çaldık oyun bitti,
“haydi” dendi “herkes evine”
Ellerimizle kazıldı özgürlüğün mezarı,
Kendimizi gömdük içine.”
Ve diğerimiz:
“Buzların örttüğüne bakmayın,
Isınacak bir gün bu dünya
Eriyecek buz çağı
Çözdükçe buzları damla damla.”
Kabul etmek istemesek de, ikisi de bizden deyişler.
Her şey, aksiyle mümkün.
Siyahın olduğu yerde beyazı kirletmemek elzem.
Başın olduğu yerde sonun da olacağını bilmek elzem.
Çiçeklere koşar adım giderken batacak tüm dikenleri göze almak elzem.
Demirden demir olmak için yanmaya, dövülmeye hazır olmak elzem.
Dilsizin dili olabilmek, sözsüzün sözü olabilmek elzem.
Yorulmak da dinlenmek de elzem.
Demokrasi bize her ne söylerse söylesin, milli şuuru, hayatında en az bir amacı, sorumluluk ve vicdan gibi pamuk ipliğinde ve mermi gibi sağlam değerleri olan, başının üstündeki vatan çatısına kıymet veren, köklerine güvenen, tarihinden güç alan, mevcudiyetinin farkında, medeniyete, ilme ve izana gönül bağlamış bir neslin izindeyiz. Birer birer çözülmesi ve sonuçlandırılması gereken sorunlar karşısında bulunduğumuzun farkındayız. Her birini kararlılıkla çözüp sonuçlandıracağız. Bunu, biz yapacağız.
Sen ya da ben değil,
Biz.
Bunu, biz yapacağız.
Atatürk, dünyadan göçerek bu güzel ülkeye veda edeceklerin, çocuklarına aktarması gereken bazı sözler olduğuna inanır.
Der ki, “sizden sonra gelenlere şu bilinci aşılayınız:” “Benim, Türk milletine, Türk Cumhuriyeti'ne, Türklüğün geleceğine ait ödevlerim bitmemiştir; siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere bu sözümü tekrar ediniz.”
Bu sözler bir ferdin değil, bir ulus duygusunun ifadesidir.
-
“Hayat kısadır



Yorumlar
Yorum Gönder