İstif
Önce çalsın arkada:
The Gastruck - Diego Fernandez
Pont-Neuf - Armand de Paris
Suspiro al cielo - Daniel Casares
Beni hatırladın mı? - Birsen Tezer
Hiç bozuntuya vermedi babam, güldü ve ‘aramaya devam et’ dedi. 2 kişilik bir arama kurtarma ekibi için son derece titiz çalıştığımız ve bir zaman sonra sayfaların kokusundan bile içeriğin ne olduğunu anlayabildiğimiz oldukça garip bir zamanlar bütünüydü. Babamın beni de elzem yetkilerle donattığı ve hedefe ulaşmak adına kritik de bir araştırma için görevlendirdiği bu hayati çalışmadan, hayret, takdir ve bolca belgeyle döndüm.
Hayret.
İnsanoğlu, biriktirme motivasyonunu neyle besler? Bu motivasyon, masadan karnı tok kalkmaz mı hiç? Yoksa kimisi için beslemeye gerek duyulmayan, açlığa tok bir güdü müdür?
Düşünüyorum bir yandan, dolaplarımın içinde tıka basa dolu ve oldukça muntazam yatan kutularımı. Birinin içinde, ilk gittiğim konserin biletinden kendi keman konserlerimin biletine kadar tutulmuş tüm müzik biletleri. Diğerinde, ortaokulda ya da lisede yakın arkadaşlarımla yaptığımız, sıralardan sıralara uzanan ve hepsi de dersin ortasında yazılmış küçük dedikodu kağıtları. Mizah dergisi verememiş o kadar komedi dozunu, saklamışım. Bir başkasında, 12-13 yaşımdan bu yana hedeflerimi ve gerçekleştirdiklerimi hapseden irili ufaklı, renkli ve siyah beyazlı bolca kâğıt tomarı. Öbüründe, sevmek denilen kavramı ilk kez yaşayışım ve ona adadığım milyonlarca duygu ve yanılsama birikintisi.
Seyahat ettiğim ülkelere dair önce ve sonraki hislerim, gördüğüm her yeni şehrin lokal ve birbirinden farklı yemeklerine dair tadım notlarım. Keman notalarım, hayal kırıklıklarım, resimlerim, adını bile unuttuklarım, uçak biletlerim, göz yaşlarım, mezuniyetlerim, büyük kutlamalarım, karınca kararınca karaladığım yüzlerce el yazım... Geçmişten feyz aldıklarım, geleceğe bakışlarım…
Hayret. İnsanoğlu yaşatmaya bahane aramasın, ne kadar da benziyor birbirine saklama hikayeleri.
Biri diploma toplamıyor belki ve hiç de tozların dumanların arasında dağınık da değil ama o da toplayıcı en nihayetinde, bulmak istedikleri var bir zaman sonra.
Toplayıcı ve kendinin de avcısı. Adını, varlığını unuttuğu anlar ve insanlarla yıllardır yan yana yaşadığının farkında değil ve sanıyor ki kapağı açılmadıkça kutuların, hepsi birer kilit içinde gizli.
Kendimi avladığımı anladığım anlardan biridir bu. Biriktirdikçe daha çok saklanma ihtiyacı duyan çokça eşyamı karanlığa hapsetmek. Sanılanın aksine her zaman iyi gelmiyor açıp bakmak. Üzerinden asırlar geçmiş korkularımın, kayıplarımın, vedalarımın canlanması, tuz gibi akıyor yaralarımın üstüne. Halbuki, iyi hissettirsinler diye saklamıyor muydum ben bunca şeyi?
Evet, elbette. Hatırlamak üzere saklamaya devam etmenin keyfi o anları yeniden canlandırıp olumsuzluğa kapılmanın derdinden çok daha iyi geliyor. Bile bile lades.
Şunu soruyor olabilirsiniz: ‘neden seni huzursuz eden şeyleri atmıyorsun?’
Çünkü, beni besliyor. Üstü çizilmiş, dürüstçe söylemek gerekirse öfkeyle karalanmış bir cümlenin, bemolü diyez olmuş notanın, okunamayacak kadar solgun her yazının, her yırtılmış tren ve uçak biletinin hüznü, bakar bakmaz damarlarımdan akan kırılgan, incecik sızısı önce omzumda bir el sonra kulağımda bir fısıltı oluyor.
“Sen, işte bu yolları aştın.”
Bir başkası böylesine sıcak diyemez bana bunu. Bir başkası demeyecek. O elin, o fısıltının ateşleyen gücünü annende de, eşinde de çocuğunda da bulamayacaksın. Birkaç kere hatırlatacak ve kısmen unutacaklar geçtiğin yolları, attığın adımları. Unutmasalar da, yaşamamış olacaklar belli ki.
Kendin için, kendini hatırlamak zorundasın.
Batırdığın her ayın ardından doğurduğun kan kırmızı güneşleri de, ıslanmış bir kibritin ucundaki kararsız kıvılcımlarının lav gibi alev alev kavrulan azmine nasıl evrildiğini de, dolu dizgin açılan cephelerin içinden kan revan içinde ama yine de sen olarak çıktığını da, kainatın ortasında ‘ben ne yapacağım, ben nasıl olacağım şimdi?’ diye hayıflanıp küçücük kaldığın yerde, içinden, kozasını kımıldatan birkaç ufak hareketin sesini duyduğunu ve bir günde nasıl da büyüdüğünü hatırlamak zorundasın.
İçinde saklayamadığını, bir kıyafetinde, bir telefon numarasında, bir filmde, bir gün batımında saklamak ve hatırlamak zorundasın.
İnsan, unutmak zorunda olmasa bir arşın ilerleyemeyeceği böylesine bir yaşamın içinde aynı zamanda hatırlamak da zorunda.
Üstelik, hatırladıkça kendiyle sohbetini ilerletmekte, kendisine kızmakta ve yeri geldiğinde dövmekte de haklı.
-
Hani besliyordu beni?
Kısmen, umduğum kadarıyla ve zamanla.
Bakmadan bile hatırlıyorum. “Kendine bir hayat borçlusun” yazmışım koca bir kağıda.
Ah gönlünü sevdiğim geçmiş ben, nasıl da eli maşalı oluvermişsin kendine, konu sen olunca. Ne kadar net bir ifade, ne kadar açık bir yürekle… Haklısın, borcum var. Biraz ağır aksak kalmışım ama güç olmayacaktır, söz sana.
Bunu söylememe sebep olan anlar istemsizce geldikçe aklıma, en ilkel yönüm çıkıyor ortaya.
Kızgınlık.
Toparlıyorum kendimi. Düş kırıklıkları, hüzün, yeniden kızgınlık, öğretiler ve şefkatle bitirip yad ediyorum boydan boya.
Geçti, diyorum. Her şey gibi, hepimiz gibi bu da geldi ve tabiatı gereği geçti.
Şimdi olsa, diyorum. Ne yapardım, sahi? Yine kovalar mıydım aynı yolun izini yoksa istikametim aksi yönü mü gösterirdi?
Sonra cevabımdan anlıyorum ki, değişiyorum. Öyle bir değişiyorum ki, ne dünya ne güneş ne ay dönüyor benim kadar seyrinde, günleri, mevsimleri, yılları dönüştürürken.
Ama biliyorum, bir yanım da çok sesli bir koro. “At” diyor, “ihtiyacın yok daha fazla mevsime.”
Bu sefer sanırım, dinleyeceğim sözümü.
-
Şahitliğim çok, birçok tanıdığımın telefonunda aldığı ve gönderdiği tüm mesajları, okuduktan hemen sonra koştur koştur silmesi örneğin, Ortaçağ’da köprücük kemiğimden ve kazıkla vurulmuşum gibi bir his bana.
Bu hızda ve umarsızca yok edebilmek neden?
Bu yok etme, iz bırakmama arzusunun kaynağı nedir? Bu telaş, bu kopma isteği nereden gelir?
Okudukça gözleri ışıl ışıl yapan, keyif dolu, umut dolu sözlerin olduğu, her kelimenin çiçek gibi koktuğu mesajlar vardır. Güzel gözlü sevgilinden, çatallaşmış sesli dedenden, umut veren çocuğundan, terfi aldığını söyleyen patronundan, seni özlediğini söyleyen çocukluk arkadaşından gelmiştir. Hepimizin bir şekilde bir zaman hafızada tuttuğu mesajlar. Bana yetmez o mesajların aklımda yer edinen mıhlanmış hali. Baktıkça kördüğüm olmak isterim, gördükçe bir şeyler yeşersin isterim ve ayaklanırım her tekrarımda. Farklı bir kapı aralamaz mı herkesin aynı hisle kalabildiği ve kimsenin kendini dipsiz bir kuyuda bulmadığı görüşmelerde şunu düşünebilmek;
“Kendimden beklemezdim seveceğimi onun kelimelerini. Ummazdım o kelimelerde kendimi bulacağımı.”
Böyle tatların alındığı kelimelere sırt çevirmek ne mümkün, kolay olmadığı da üstelik, kesin.
Buradan bir başlık çıkarmak için yeterli kıvamda ve uygun zamandayım.
Birinin hikayesine aşık olmakla, o kişinin kendisine aşık olmak aynı şey midir?
-
Kelimelerin gücüne öyle şahidim ki, onların gün gelip ayna tuttuğuna, aynanın ta kendisi olduğuna öyle çok şahidim ki, anlamlarının kaybolduğu bir an olacaksa -ki kelimelerin anlamı değişmez, onlar ancak dile geldiği düşüncenin niyetiyle, kullanan kişinin derinliği ile ölçütlenebilir ve kelimeler, bizi gerçeklerden ara ara uzaklaştıran küçük tuzaklardır- ve o an henüz gelmediyse öylece gitmelerine razı olmuyorum ve bunu istemiyorum. Zamanı gelene ve yolculuğunu sonlandırana dek, başka bir yolculukta belki görüşmek üzere başımın üstünde. Aidiyeti benden geçen her şeyde olduğu gibi.
Şimdi bir elimde telefon, rehberimden tam 197 kişiyi siliyorum bir yandan. Muhtemelen bir daha görmeyeceğim ve hayatımda bir etkisi olmayan tam 197 kişi. İnanılmaz bir sayı bu. Aralarında beni seneler önce silmiş olan da, ‘bir gün belki yollarımız kesişir’ umuduyla rehberinde hep tutacak olan da illaki var. Bir şey diyeyim mi size? Silmenin, üstünü çizmenin rahatlığı var üstümde.
Sakladıklarımın yanında çok da büyük sayılmazlar ama sonbaharda Karadeniz’in yaylarına bakan penceremi açmış ve önce yüzümü üşütmüş sonra da odayı tertemiz havayla doldurmuşum gibi bir hissi inanın ben de beklemiyordum. Bu hızda ve umarsızca yok edebilmenin tadını aldım, sanırım.
Birden ve çok keskin kararlarla yok saymalarım son birkaç seneye yayılan, ön plana çıkan yeni ve doğru özelliklerimden oldu ama buradaki mevzu, tercih ettiğim yöntemden farklı. Hayatıma kaç kere bir 197 kişi daha girer bilemem, belki misliyle de gelebilirler ama umuyorum böyle haince ve farkında olmadan veda etmezler.
*
“Bir insanın sahip olduğu düşünceleri, onları unutmak veya başka düşüncelerin etkisinde kalmak suretiyle terk etmesi, onun düşüncelerinin çalındığı anlamına gelir.”
-
Elimde yine tomar tomar olmuş anı sayfaları. Bu sefer arama kurtarma ekibim 2 değil, benden, 1 kişilik cümbüşlü bir gezegenden ibaret. Sayı önemsiz, topladıklarım elzem. Bu yüzden takdirim de, hayretim de bu ortak kümeden. Davetiyle girmiş olsak bile kasvetiyle bize kaçak yollarla girmiş gibi hissettiren o dağınıklık ve tecrübe dolu evle, benim korumacı, sakınıcı muntazamlığın ete kemiğe bürünmüş hali kutularım aynı terazide.
İki tarafa da ne kadar bilet, diploma, fotoğraf, yazı eklersen ekle, o terazi hiç şaşmayacak. Şaşmayacak çünkü motivasyonumuz kuvvetle muhtemel aynı. Yaşatmak için biriktirmek. Ondan beslenmek, onunla gururlanmak, onunla düşmek ve onun düşürdüğünü kaldırmak.
Doğanın saati tıkır tıkır işlerken senin de zamanın geldiğinde mış gibi yapmak, savurabilmek, daha fazla mevsime izin vermeden köklenip çiçekler açabilmek.
Dünyaya ağlayarak doğan ve ömrünü gülmeye adayan insanın ourobos dönüşümü işte bu iki kutup boyunca devam ediyor.
Unuttukça geri gelenin, hatırladıkça silinenin denklemi içinde.
Yaşı kaç, vicdanı ne durumda olursa olsun, kabulü zor da olsa, insan özünde hiçbir şeyi unutmak istemiyor.
Kimin haddine.
*Platon, Devlet’ten.


Yorumlar
Yorum Gönder