Dışa Dönüş & Kendine Geliş
Asporça’nın Asporça’ya uzun süre cevabını bekleyen bir sorusuydu bu:
Neden yazdıklarını görünür kılmıyorsun?
Kendimi bildim bileli, duygularımı ve ana dair zihnimden geçenleri en iyi anlattığım yolun yazmak, en zorlandığım dönemlerde içimdekileri ifade ederken başvurduğum seçeneğimin kalemler ve birkaç kâğıt, stresimi atma yöntemimin biçimsiz şekiller ve harflerle donattığım ekranlar olduğunu düşünürsek -ki bu bazen elim, kolum, karnım da pekala olabiliyor- küçük ve öylesine koparılmış bir kâğıt da, muntazam kesimli a kalite bir parşömen de, çizimlerle dolu bir tuval de, ellerimin üstü ya da avucumun içi de yazmak ve yazmaya dair her şey için benim nazarımda elzem.
Yazmak, beni güçlendiren bir eylem. Bakmayın, oturup saatlerce yemek tarifi yazmak bile olabilir bu. Üzerine kafa yormaya değerse benim için, yolumuzu aniden kesip yüzümüze değen ve havada asılı durup komünler halinde vızıldayan binbir çeşit sineğe dair de, peynir ve zeytin yakıştırmasının ilk kim tarafından uydurulduğuna dair de, havalimanına koşarken sürüdüğümüz valizlerin neden bir türlü düz gitmeyip ayağımıza dolanmasına dair de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmaması üzerine yürüttüğüm hayal kırıklığı seanslarına dair de yazabilirim.
Yazarım yazmasına da, biri okusun diye mi?
Hiçbir zaman böyle bir niyetim olmadı.
-
İlkokulda Rabia adında bir Türkçe öğretmenim vardı. Kadının saç rengi hafif kızıla çalıyordu, ona dair anımsayabildiğim tek görsel an bu. Benim ruhuma etkisi ise saymakla bitmez bir başlasam. 30.yılıma girerken, gönlümde ve bilincimin her zerresinde körüklediği o “merak etmekten ve sorgulamaktan korkma” öğretisi ile yol yürüyorum senelerdir. “Yaz” derdi, “sen yaz, mahrum etme beni o etkili cümlelerinden.” Yazmamın temelinde yatan hakiki teşvik bizzat bu elleri öpülesi öğretmendir. Belki hayatımın bir ya da birkaç döneminde karşılaşmış, kollarımız yeşil ışıkta geçerken birbirine çarpmış, bir minibüs yolculuğunda şoförün dikiz aynasında gözlerimiz kesişmiştir ya da aynı denize girmişizdir öğretmenimle. Hatırlamıyorum yüzünü. Onun beni hatırlayıp hatırlamadığı ile de hiç ilgilenmedim. Benim hayatımı, 10 yaşıma bile daha basmamışken değiştirmiş, umrumda mı ki beni hatırlaması? Hatırlanmaya değer olan onun varlığı, üstelik daha da kıymetlisi, hiçbir şey yapmasam bile bende bıraktığı bu etki zaten benimle bir ömür geçiriyor.
Tabii ki ailemin de çok büyük bir etkisi altında, binlerce kitabın bulunduğu evimizin arşivleri arasında boy atarken ve diş dökerken, daha ilkokulda klasikleri bitirmeye niyet etmiş ve su içer, ekmek yer gibi bir ihtiyaç dahilinde kitap okumaya alıştırmıştım kendimi. Çıkaralım ilk 7 yılı, 23 senedir ben, her daim okuyorum. İlgilenmediğim şey için bile açık bir kapı aralayıp sokuyorum aklıma ufak da olsa birer kırıntısını. Bazen bu taban tabana zıt bir görüş de olabiliyor, en sevdiğim kitapların yeniden okunması da. Okudukça, büyüdüğümü ve büyüttüğümü gözlüyorum.
Küçük yaşlarımda aldığım edebiyat ödülleri, yarışmalardan “kazanma odağından” azade ve “daha çok yazma imkanı” ile dopdolu dönen ellerim ile de iyice aşka gelmemin akabinde şiir okumaya başladım, bazen de yazmaya. Şiir bu ülkenin hasır altı esasında. Ne çok malzeme ve ne çok imkan olsa da yaratmak adına, varlığı çoğu kez inkar edilen ya da -daha doğru tabirle- göz ucuyla bakılıp ilgilenilmeyen..
Hala, ilkokulda öğrendiğim bir Faruk Nafiz Çamlıbel şiirini okurum milli bayramlarda - ve içimde, her daim. Bir yerde vatana dair bir marş duymayagöreyim, hemen dökülür dudaklarımdan. O yaşta, canım, 10 paragraflık koca şiiri sen ne de güzel ve iyi ki ezberlemişsin.
Üzerine koyduğum her dakika ve senenin de getirisiyle; bazen romantik bir ilişkinin gözbebeği, bazen kördüğümü ve elbette hayatın da çoğu kez draması oldu şiirler. En sevdiğim şiiri ya da şiirleri buraya yazacak kadar açık veremem fakat bu yönde bir girişimim olmuş ve birine ya da birilerine çıtlatmışsam, üstelik onlardan biri de sizseniz, biliniz ki efendim siz benim için değerlisiniz ya da hayatımda bir dönem değerliydiniz.
-
Nefes alır gibi kitap okuyan, kafasında şekilleneni de renklendirip kağıda döken ve arkadaşları oyunlardan oyunlara kan ter içinde “anneee, balkondan su atar mısın? Hazır ayaktayken bir de salçalı ekmek” diye koşarken gözlem yapan, patlamış ve her yerinden ipler taşan bir futbol topunun üzerine bile yazılar yazacak gayret ve ilgide olan birini düşünün.
Küçüklüğüm gerçekten çok keyifliydi.
Topun iplerinin her yerden taşmasına sebep olan kişi de bendim, onun yorumlamasını yapan da.
Topun yorumlaması olur mu?
Benim için olurdu.
Evimde hala o dönemlerden kalan kitaplar ve tuttuğum günlükler duruyor. ‘Eskileri tutmayın’ derler, ‘yenilere yer açın.’ Halbuki bilmiyorlar ki küçücük 10 parmağın ve vızır vızır çalışan yaşsız bir aklın gücüyle yazılan onca anıdır beni her gün şaşırtan ve değişimimi görmemi sağlayan.
Her yaşıma şahit olan günlükler. Bazıları, iddia ediyorum, hepimizde aynı içerikte. Hani, ilkokulda tüm sınıfa tek tek sayfa tutup ‘şuraya benimle ilgili düşüncelerini yazar mısın?’ diye sorduğumuz oldukça saf ve hatta zamanında okul gömleğimizi anı olsun diye müdüre bile imzalattığımız dönemlere ait o günlüklerden bahsediyorum. Akabinde gelen yıllar, bilincin titreyip kendine geldiği yıllar ve ne yazık ki tatsız kısımlar işte tam da orada başlıyor.
Tuttuğum günlüklerin içinde sakladığım küçük ve ışıldayan dünyama dair notlar, çoktan unuttuğum isimler, gelecek yaz ailece gideceğimiz tatilde, oturunca ekseriyetle 3’e ve keyfine göre 5’e bile katlanacak göbeğimi ortaya çıkaran hangi üstü giyeceğimi aktardığım tombul Asporça telaşı, uzun sürecek ama nihayete erecek “keşke bir köpeğim olsa” feryatlarım, İnci Pastanesinin en şanlı döneminde yediğim meşhur profiterolüne ait fişim, Özdere yolunda Yaşar’ın Masal kasetini dinlerken girdiğim sayısız ruh halinin karşılığında bulduğum 8 yaşında olduğum gerçeği, Topkapı Saray’ında hepimiz giyerken görevlinin neden galoş giymediğine dair verdiğim ve 7 yaşın çok üzerinde sergilediğim anarşi, ülkenin gidişatına ve yaşamak istediğim hayata dair aldığım ergenliğe tezat çok olgun kararlar -ki okudukça hep gurur duyarım bu bilinçten- ve elbette, Kalabalık ve Mutlu dizisinde görüp ilk aşkım olmaya hak kazanan David’e olan yoğun duygularım.
Bir de Alp vardı ama David buraya daha çok yakıştı.
Günlüklerim de aklım gibi arı kovanıymış. Hayatımda bu yönde hiçbir değişiklik yok. Zihnimi rahatlatabilme becerilerim motor becerilerimin çok gerisinde kaldı. Kendimi geliştirmeyi de düşünmüyorum anlaşılan. Şimdi herhalde açıp okumaya başlasam, orada yazılanlarla çoğu insanın hayatının seyrini değiştirebilirim. Kısmen de olsa bir süper güç sahibiyim. Hatırlıyorum ve her zaman delilim var. Yazmak bana, yeniden dönüp okumasam bile, hatırlama imkanı tanıyor. Hatırlıyor ve her anımsamamda bu anıların artık ne kadar farklı gelebildiğini, hep başka bir yön tayin edebildiğini görüyorum. Şaşırtıcı. İlk kez yaptığın pikniği bir hatırla. Ekmeği sepetten çıkarırken ayağını sokan arıyı da hatırlayabilirsin, duyduğun en şen şakrak kuşun sesinin o anda yankılandığını da. Her ikisinde de, bu anıyı anımsadığında tek bir his oluşmalı zihninde. Ancak yıllar geçtikçe ve sen bu anıları her anımsadığında farklı duygularla doluyor için. Zihin taraması da, senden bağımsız çok şeye borçlu.
-
Seyir defterimi yazarken, anılarımın dengeli hissettirmesi için çabalıyor ve buna bir nebze bel bağlıyorum ben de artık.
-
Çocukken, annemle babama tiyatro sahnelerdik evde. Odamızda hazırlanır, metinler yazar, bazen makyaj yapar ama illaki süslenir püslenir evin en gösterişli sahnesine, salona çıkardık. Bir ben sunardım ezberimi bir ablam. Önemli bir detayım var. Ezberim, gerçekten iyidir.
Bizi bu kadar heyecanlandıran ve bir sonraki sahne için teşvik eden neydi?
Sonunda duyacağımız 4 elli ve yettiğince çıkan alkış sesi mi?
Anlaşılmanın verdiği hafiflik mi?
Özgüvenimizin bir neticeye bağlanması mı?
Takdir duymanın kıpır kıpır beklentisi mi?
Ekip olabilme becerisi mi?
Bu her ne ise, biz bu alışkanlığımızı belirli aralıklarla sürdürdük ve ben geliştirdiğim harikulade acting yeteneğimle hayatın zorlu sahnesine de bir bir işte bu özgüvenle çıktım.
Çıktım, kocaman bir eksikle.
Seyircisiz oynuyorum. Yani kimse alkışlamayacak. Anlaşılmayacağım. Netice belirsizlik. Takdir muamma.
Üstelik oynamam gereken bir rol de verilmedi.
Kendim olarak atlamam uygun görülmüş bu bitmeyen sahneye.
Sen de bensin, biliyorum.
-
Yazıyorum.
Sosyal medyayla tanıştığım dönemde, okullar boyu yoluma yoldaş olan tüm arkadaş ve öğretmenlerin yanı sıra, bilmediğim insanların da ufak tefek karaladığım cümlelere ve anlam bütünlüğüne ilgi duyduğunu gördüm. Belki başka bir konu olsa, bunu insanlığımın en kırılgan yerinden algılar ve konuyu çok şımarıkça bir yere taşıyabilirdim. Bu bir öğreti değil oysaki. Bendekini aktarıyor ve geri çekiliyorum. Konu yazmak olunca, başkalarının da etkilendiğini görmek içimde çok fazla notaya basıyor. Ondandır ki her konuya farklı bir melodiyle yaklaşmam, olağan ve beni ben yapan.
Toplumsal etkisi olacak kadar kapsamlı ya da güçlü bir konuyu ele almam gerekmez. Başta da söylediğim gibi, bana yazmak olsun da uçan kuşun kanadındaki en sıradan kahverenginin bile güzellemesini yapmak gelir benim içimden. Sıradan da değil halbuki, sıradanlık hayatımın hiçbir anında yanımda değil, olmayacak da. Şu dünyada gözümün gördüğü zerrelerden dağlara taşlara varan her detay biricik ve bana ait. Merak etme, sana da. Bu yüzdendir ki, ait olma hissinden hem çok uzaktayım hem de tam merkezinde. Hiçbir şey bizim değil ve her şey bizimle, bizde. Bunu bilerek yaşamak, dünümü de bugünümü de renklendiriyor. Yarının bilinmezliğini biraz daha görülebilir kılmak için, bastığım adımların bana ne kadar ait hissettirdiğine bakıyorum önce ve sadece.
Geçenlerde Kıbrıs’tayken, çektiğim deniz ve inziva temalı fotoğrafların biri beni çok etkiledi. O anda da, sonrasında da aklımın dehlizlerinde detaylı ve zorlayıcı bir geziye çıktım. Üzerine yazılar yazdım o fotoğrafın, çok şarkı dinledim, pek de şahane olmayan birkaç şarap açıp, nameli namesiz ve ezberden ya da uydurmalı çok şarkı söyledim. Şarap içince sesim güzelleşiyor, tecrübesi yıllar önce edinildi. Yani şarap içmek için daha güzel bir bahanem yok, şimdilik.
Yazdığım yazıların birini yemekle ilgili olan sosyal medya hesabımda paylaştım. Kahvelerin kabakların ortasında hayata dair manidar sözler. Ben miyim saçmalayan ya da o görüntü müydü saçmalatan, önemsiz. Beni takip ettiğini bilmediğim onca insandan ve yaş aralığımın arttığı gönlü güzel bir çok kişiden harikulade tepkiler geldi. Bu yazının onlara ne hissettirdiklerini yazacağımı zannediyorsunuz ama sadece beni övdükleri kısmı yazacağım.
Yokmuş gibi hakkım, ne olur biraz da ben şımarsam?
Genel itibariyle, “daha çok yaz, bunları başka birinden duymak çok iyi geldi, devamını getirir misin?” minvalinde geri dönüşler aldım.
Ve,
O görsel sonrasında ciltler dolusu kitaplar yazdım.
Aşkın en çıldırtan hali de vardı,
Büyümenin en zorlayıcı dönüm noktaları da,
Kendimle mücadelemin skor tablosu da,
Belki seninle içtiğimiz kahvenin köpüksüz tarafı da.
Evet, bu kişi sen olabilirsin. Yazdıklarımın çerçevesizliği seni de kapsıyor. Bir adın varsa ve ben seni görmüş, duymuş, bilmişsem, hayatımda iz bırakabilecek bir anın olmuşsa bu kişi pek tabii sen de olabilirsin.
Korkma bundan.
Sana, kendini kısırlaştırdığın en iptidai hareket ve duygularından çok ötede, anlamaya çalışarak, empatinin de sempatinin de barındığı bir yerden bakıyorum. Belki sen bile bakmadın kendine bu pencereden.
-
Sana iki çerçeve bırakıyorum.
![]() |
| Larnaka, Kıbrıs |
![]() |
| La Residencia, Mallorca, İspanya |
Ne hayal edersen et ama kendine bir de bu ikisinden bak.
Düşünüyorum.
Yaratmaya başlıyorum.
Aklımın gideceği yönü.
Uçsuz, sonsuz hayallerimi.
Elini tuttuğum kişinin beni nasıl seveceğini düşünme arzusunu.
Tuvalde son çizdiğim balinanın kuyruğunu savurduğu suya hangi rengin hakim olacağını.
Uzun zamandır elime almadığım kemanımı çalmaya -artık- niyet edip, kendimi utanç arenasında bir köşeden bir köşeye atan halimi.
Mallorca’nın telaşlı ve telaşsız sokaklarında uğuldayan hafif rüzgarın, tenimi ısıtan turuncu yaz güneşinin beni tekrar ele geçirmesini ne çok istediğim bu anları.
Keşke ben yazsaydım diyeceğim yeni bir şarkı duymanın özlemini.
Üzerimdeki hiçbir beyazın parklardaki binbir çeşit böcek ve otlarla kirlenmeyeceğini ve aksine boyandıkça güzelleşeceğini düşünen dinginliğimin sürdüğünü.
Sırtımda hissettiğim sıcak bir elin beni ne kadar ehlileştirdiğini.
Baktığım yere bakan başka bir çift gözün bana konuşmadan “seninleyim” deme tezahürünü.
Yaşadım ve yaşıyorum diyebilme vicdanını.
Bilmediğim dillerde, yalnızca bir kaş hareketiyle bile uçsuz bucaksız anlaşabilme konforunu.
Uçuşan eteklerimin her mevsime direnen sarhoşluğunu.
Yaptığım her yemeğin heyecana yenik düşüren sebeplerini.
Köpeğimin burnunun üstünden dökülen tül gibi ince, pamuk gibi yumuşak, kor gibi sıcak tüylerin az sonra içeceğim çaya girip girmeyeceği sualini.
Gülümsemenin sadaka etkisini ve çocukların el tutma sıkılığındaki güvenin hayatımın her bir döneminde hissedilmesini.
Çok düşünmek de iyi değildir tüm bunlara rağmen.
Vaktini ç-alan şeyin, bunu senden kibarca mı kabaca mı istediğine bakmak gerekir. Yürüdüğün yolun sonunda hiçbir şey elde edememek üzmez mi seni? İtiraf edeyim, dizlerimin bağı çözülür yıkar beni.
Öte yandan, küçük ve engebeli de olsa bastığın her çakıl taşından düşe kalka ilerlemek seni mutlak bir sonuca taşır ve bu seni tatmin etmese de anlarsın ki her bir taş ile yeni bir yolun kilidi açılır.
Neyi düşünüyorsan, bir gün onu yaşayacaksın.
Biraz önce, hiçbir zorlayıcım olmadan, aklımın bile kahkaha attığına emin olduğum bir sınırsızlıkla, uçuk bir halde düşündüm kendimi.O halin içinde olmak, onu yaşamak; bu ne deneyim! Muhteşemdi.
Telaşım yok,
Beklentim yok.
Başka bir fikre izin yok.
Yaşım yok.
Tecrübem yok.
Öncesi de, sonrası da yok.
Ben varım.
Ve belli ki çok iyi hissediyorum.
Bu çok iyi olma durumu, önce bedenimden ayrıldı.
Çevreme yayıldı.
Aktı, gitti, uzandı kollar boyu.
Rüzgarım var, olduğum yerde esiyor sanki püfür püfür. Denizim var elbette, ben bir Akdeniz kadınıyım, ayaklarıma vuruyor iyotlu tuzu. Kuşlar var, dans ediyor saçlarımla.
Neredeyim bilmiyorum ama bu his çok tanıdık. O kadar tanıdık ki nereden geldiğini çıkaramıyorum.
Düşüncelerimi önemsiyorum.
Zihnimden akıp giden her şeyin gücünün farkındayım.
Sana bunu söylediğimde içinde bir şeyler kıpırdar mı bilmiyorum ama düşüncelerin, senin tek tek inşa ettiğin geleceğinin hayat ekranındaki yansımaları.
Neler geçip gidiyor değil mi?
Kendini kısıtlama, geçişlerini bir izle. Hızlarına bak, bazılarına seslen.
Hiçbirini durdurma, selam ver, izle.
Düşüncelerimiz çok kıymetli.
-
Yazıyorum.
Filtresiz zihnimin karşısında gerçeklik diz çöksün istiyorum.
Hayat imkansız değil.
Hayatta hiçbir şey imkansız değil.
İmkansız, her zaman diğer bir imkan kapısını açar.
Sen, açtığın kapı kadar mümkünsün.
Ve tüm kapılarda da yalnız sen olacaksın.
-
Şimdi yeniden çık karşıma başı sonu aynı soru.
Neden yazdıklarını görünür kılmıyorsun?
-dum?
-
Diyor ki Oruç Aruoba;
“Kişi kendinin deneyidir. Kişi, arayıştır.”
-
Ben, işte bundan yazıyorum.
Asporçakeser.




Yorumlar
Yorum Gönder